Stranger Things: ÇOCUKLUĞU CEP TELEFONUNA HAPSOLMAYANLARIN DİZİSİ

Bunu paylaş
Share

Arsalarda top koşturanlar, kapı pervazına tırmananlar, beş sakızı birden ağzına tıkanlar, uçurtması tembel bulutların arasında kaybolanlar, elektrik borularıyla külah atanlar, gece sokağa el feneriyle çıkanlar, inşaatın ikinci katından kuma atlayanlar, salçalı ekmekle karın doyuranlar, su tabancalarına boyalı su koyanlar, kokulu silginin tadına bakanlar, atari salonlarından çıkmayanlar, yorganın altında hayal kuranlar, kola şişesi içinde torpil patlatanlar, saklambaç oynayanlar, salıncakta sallananlar, ip atlayanlar, kaydıraktan kayanlar…

Evet, aradığım sizlersiniz; çocukluğu cep telefonu ekranına hapsolmayan o şanslı kişiler. Sizi niye mi arıyorum? Çocukluğunuza dönmenin bir yolunu buldum da ondan.

    KADRİ KEREM KARANFİL

01

eYLÜL 2018

Hawkins Kasabası sakinleri

Sıkıcı işinizi, ödenecek faturalarınızı, üzerinize üzerinize gelen türlü sorunları aklınızdan çıkarın ve birlikte maceradan maceraya koştuğunuz dostlarınızla yeniden buluşmaya hazır olun. 

*bu harika müziği kısmak veya kapatmak için görsele tıklayınız*

Hayır, kuytu bir köşede gizemli bir gişe falan keşfetmedim. Büyülü biletlere de sahip değilim haliyle. Sizi yeniden Tipitip çiğnediğiniz günlere döndürmek için doğaüstü bir yardıma ihtiyacım yok. Bunu başarmak için dediğimi yapmanız yeterli. İşte sizden istediğim: Netflix’in 3. sezonu sabırsızlıkla beklenen dizisi Stranger Things’in ilk bölümünü açın ve arkanıza yaslanıp izlemeye koyulun. İşte hepsi bu kadar. İkinci bölüme geçmeden on bir yaşına dönmüş olursunuz. Yok canım, teşekkür etmenize gerek yok. Lafı bile olmaz. Ne de olsa hepimiz 80’lerin çocuklarıyız.

Yıl 1983. Hawkins Kasabası anneannenizin evi kadar sakin ve huzurlu, gecenin bir yarısı kaldırım kenarında dolanan kirpi gibi sessiz ve en sıkı dostunuzun devamsızlık yaptığı bir okul günü kadar sıkıcıdır. Kasabada son dönemde yaşanan en talihsiz olay, bir baykuşun yuva sandığı için Eleanor Gillespie adında bir kadının saçına saldırmasıdır. Ancak 6 Kasım gecesi her şey bir anda değişir. Arkadaşlarıyla giriştiği uzun bir oyunun (Zindan ve Ejderha) ardından evinin yolunu tutan Will Byers (Noah Schnapp) karanlık ormanın içinde, ardında bisikletini bırakarak gizemli bir kayboluşa imza atar.

Şerif Jim Hopper (David Harbour) başta bu olayı ciddiye almaz. Neden mi? Kayıp çocuk vakalarının yüzde doksan dokuzunda çocuklar ya ebeveynlerinde ya da akrabalarında çıkmaktadır da ondan. Oysa yapılan aramalar sonuçsuz kalıp, Will’in kasaba dışında yaşayan babasında da olmadığı anlaşılınca işin rengi değişir. Will artık o yüzde birlik dilimin içindedir.

"Mornings are for coffee and contemplation."

Kafa karıştırıcı bir intihar vakası ve ortalarda hayalet gibi dolanan esrarengiz bir çocuk da Will’in kayboluşuna eklenince soru işaretlerinin sayısı artar. Hopper sorulara yanıtlar bulup, kasabanın üzerine çöken kara bulutları dağıtmaya çabalar. Takip ettiği ekmek kırıntıları, onu Hawkins Ulusal Laboratuvarı’na ve karanlık geçmişli bilim adamı Dr. Martin Brenner’a (Matthew Modine) ulaştırır. Elbette henüz başını nasıl bir belaya soktuğundan ve başarısız giden bir deneyin faturasının tüm kasabaya kesileceğinden habersizdir; tıpkı ortalarda dolanan gizemli kız çocuğunu bulup, onu aralarına alan üç hayalperest çocuk gibi.

Stranger Things, Stephen King’in kaleminden çıkıp klasikleşmiş bir roman tadında.    Evindeki noel ışıkları aracılığıyla kayıp oğlundan mesaj aldığını iddia eden acılı bir anne: Joyce Byers (Winona Ryder). Arkadaşlarını bulmak için el fenerlerini ve telsizlerini kuşanan üç arkadaş: Mike Wheeler (Finn Wolfhard), Dustin Henderson (Gaten Matarazzo) ve Lucas Sinclair (Caleb McLaughlin). Kötü adamların elinden kaçıp bu üçlüye katılan sıra dışı bir kız: Eleven (Millie Bobby Brown). Geçmişin hayaletlerinden kurtulamayan bir şerif: Jim Hopper. Ve elbette diğerleri: Yüzü olmayan canavara cesurca kafa tutan Nancy Wheeler (Natalia Dyer) ve Jonathan Byers (Charlie Heaton). Hayata bir sıfır geride başlayan Barbara Holland (Shannon Purser). Soğuk Savaş döneminin karanlık deneylerinde rol alan bir bilim adamı: Dr. Martin Brenner

Tüm bu karakterler King’in büyülü evreninden fırlamış gibiler. Sanki O (Altın Kitaplar), Tepki (Altın Kitaplar), Ceset (Altın Kitaplar), Göz (Altın Kitaplar), Ruhlar Dükkânı (Altın Kitaplar) ya da Rüya Avcısı (Altın Kitaplar) gibi romanlardan çıkıp gelmişler. Daha büyük çocuklar tarafından hırpalanan ve kaybedenler kulübünün daimi üyesi olan çocuklar, olağanüstü güçlere sahip bir kız çocuğu, kasabasını korumaya çalışan bir şerif, öte dünyalardan kopup gelen habis yaratıklar…

Örneğin Eleven birçok King karakterinin toplamı gibi. Bir tutam Carrie White (Göz), bir tutam Duddits (Rüya Avcısı), bir tutam Charlie (Tepki). Şerif Hopper ise, King’in birkaç romanında türlü olaylarla mücadele etmek zorunda kalan Castle Rock Şerifi Alan Pangborn adeta.  

Peki Stephen King’in, Stranger Things hakkındaki görüşleri ne?

King bir zaman makinesi vazifesi gören bu dizi hakkında neler düşünüyor? Bilmeyenler için söyleyeyim, ilk sezonun yarattığı büyük etkinin ardından King, diziyi kendi hayal dünyasına yakın bulmuş, hatta en iyi işleriyle bir tutmuştu. Bu açıklamanın ardından gelen, “2. sezonun senaryosunu Stephen King yazacak,” söylentileriyse beklentileri ikiye katlamıştı. Ancak soysal medyada, bu haberden pek de hoşnut kalmayan King hayranları yok değildi. Gerekçeleri ise, Stranger Things’in King evrenine dâhil olmamasını ve üstadın işlerine benzese bile farklı lezzetteki ayrı bir iş olarak kalmasını istemeleriydi. Bomba etkisi yaratan bir başka söylenti de 2. sezonun bazı bölümlerini Steven Spielberg’ün yöneteceğiydi. Sonunda tüm bunlar söylenti olarak kaldı. Doğrusu dizi zaten kendi ışığıyla izleyicilerin hayal dünyasını gayet güzel aydınlatıyor ve dışarıdan bir desteğe ihtiyaç duymuyordu. Ekibe katılan parıltılı bir isim bile olsa, işin büyüsü bozulabilirdi. İşleyen çarka çomak sokmanın bir gereği yoktu kısacası.

 

"I’m going to my friends. I’m going home."

Gelelim dizinin saygı duruşu yaptığı işlere. Stranger Things gönlümüzde yer edinen öyle çok efsaneye selam çakıyor ki: 

Jaws (1975), Close Encounters of the Third Kind (1977), Ailen (1979), E.T (1982), The Thing (1982), Poltergeist (1982), The Goonies (1985), A Nightmare on Elm Street (1984) Stand By Me (1986), It (1990) bunlardan sadece bazıları. Hatta bir bölümde, Mike’ın bir düşme sonucu çenesinde oluşan yara izi ile Harry Potter’ın alnındaki yara izi arasında bağlantı kurmak çok da zorlama görünmüyor bana. Ve Eleven ile yaratık arasındaki bağ, Dean Koontz’un Nöbet (Altın Kitaplar) adlı romanındaki sıra dışı köpek ile ürkütücü yaratığın arasındaki bağı anımsatmıyor değil doğrusu.

Ayrıca gökten kül benzeri şeylerin döküldüğü öte dünya ile beyaz perdede de boy gösteren korku oyunu Silent Hill birbirlerine oldukça benziyorlar. Dizinin her sahnesi, bizi çocukluğumuza ışınlayacak ayrıntılarla bezeli dedim ya size. Posterler, giysiler, oyuncaklar, kitaplar, kıyafetler… Gözünüzü bir an bile ekrandan ayırmanız, yüzünüzde tebessüm yaratacak bir ayrıntıyı kaçırmanıza neden olabilir.

Eğriye eğri doğruya doğru.

E bu kadar övdük, biraz da olumsuz eleştiri getirelim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk sezonun başarısından doğan rüzgârı arkasına alan 9 bölümlük 2. sezon, daha fazlasını hayal ettirmişti izleyicilere. Olayların küçük kasabamızdan taşıp ışıklar altındaki kalabalık şehre ve işlek caddelere yayılması, ortaya çıkan kayıp kız kardeşin Eleven’ı eğitme ve yanına çekme çabaları diziyi çizgisinden biraz olsun kaydırdı.

Kısacası 2. sezon, her ne kadar daha başarılı görsel efektlere sahip olsa da, belki de beklemediği kadar büyük bir ilgiyle karşılaşan ilk sezonun gölgesinde kalmaktan kurtulamadı. Elbette kötü değildi; ama artık çıta fazlasıyla yükseğe konmuştu ve iki sezon arasına giren uzun süre çok farklı senaryoların konuşulmasına imkân tanımıştı.

Ayrıca ergenlik çağında olan kahramanlarımız gittikçe büyüyor ve ilk bölümlerdeki sevimliliklerinden uzaklaşıyorlardı. Buna en iyi örnek Eleven’dı. İlk sezonda kısacık saçlarıyla bir erkek çocuğunu andıran ve o haliyle aklımıza kazınan Eleven, artık kıvırcık saçlarıyla genç bir kıza dönüşmüştü.


Peki ya 3. sezonda bizi neler bekliyor? 2019’da kavuşacağımız yeni sezon henüz fırında. Neler olacağı hakkında ancak tahmin yürütebiliriz. Ancak yapımcıların 2. sezondan ders çıkardığını ve dizinin hayranlarına, ilk sezon lezzetinde bir yeni sezon hazırladıklarını ummak yanlış olmaz herhalde. Yapımcılardan gelen, görsel efektlerin ilk iki sezonu gölgede bırakacağı açıklaması güzel, ama her şeyin görsel efekt olmadığı da ortada. Bekleyip göreceğiz. Son söz olarak şunları söyleyebiliriz: Stranger Things, hayal güçleri uçsuz bucaksız beş çocuğun masumiyet, sevgi ve el fenerleriyle zifiri karanlığın karşısına dikilmesinin öyküsü. Korku ile bilimkurgunun el ele tutuşup dolaştığı Hawkins Kasabası sizleri bekliyor. Onu çok bekletmemenizi öneririm.

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share