Anti-Kahramanlık’tan Kahramanlığa: Obergruppenführer John Smith

Bunu paylaş
Share

6

                                     Kasım 2018

Cenk TAN

cengonline@gmail.com

Add Your Heading Text Here

1962 yılında ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick tarafından kaleme alınan Yüksek Şatodaki Adam (The Man in the High Castle) yayınlandığı dönemde büyük sansasyon yaratmayı başarmış ve sadece bilim kurguya değil, çağdaş edebiyata da adını altın harflerle yazdırmış bir eser olarak bilinir. 2015 yılında Amazon Prime şirketi tarafından televizyon dizisi formatına uyarlanan eser dünya çapında büyük ilgi görmüş ve 2 sezonun ardından 3. Sezon yayını için 5 Ekim 2018 tarihi duyurulmuştur. 

 

Atom Bombası?

Philip K. Dick tarafından Bilimkurgunun alt türlerinden biri olan “Kurmaca Tarih” veya “Alternatif Tarih” (Alternate History) olarak bilinen türde yazılan Yüksek Şatodaki Adam 2. Dünya Savaşını Naziler kazansaydı nasıl bir dünya ortaya çıkardı sorusuna cevap veriyor. 

*bu harika müziği kısmak veya kapatmak için görsele tıklayınız*

Böylece günümüz gerçekliğine tamamen zıt olacak şekilde alternatif bir gerçeklik yaratılıyor. Söz konusu alternatif dünya düzeni, hayal gücünün sınırsızlığından ve fantastik unsurlardan uzak, son derece rasyonel ve gerçekçi biçimde kurgulanmıştır. 

Gerek kitabı okurken, gerekse diziyi izlerken: “Yok artık canım” dediğimiz neredeyse hiç olmuyor.  Tüm kurgu, mekânlar, kostümler ve oyuncular gerçeğe uygun ve son derece profesyonel bir yapımın ögelerini oluşturuyor. Philip K. Dick’in en büyük eserleri arasında gösterildiği herkes tarafından kabul edilen bir gerçek.

Washington DC.’ye atom bombasının atılmasına müteakip olarak ABD ve İttifak Devletleri, Mihver Devletlerine yani Nazi Almanya’sı ve Japon İmparatorluğu’na karşı koşulsuz teslim olur. Ardından ABD’nin Batı ve Orta Batı kesimi Naziler tarafından, Pasifik Okyanusundaki kıyı kesimi ise Japon İmparatorluğu tarafından işgal edilir. Naziler ardından Avrupa’yı, Güney Amerika’yı ve Afrika’nın tamamını kendi topraklarına katarlar. 

Böylece savaş sonrasında yepyeni bir dünya düzeni ortaya çıkar ve bu düzenle 1960’lı yıllara kadar gelinir. Nazi Almanya’sı ve Japon Emperyal Devletleri’nin dünyanın iki egemen gücü haline gelmesiyle çift kutuplu bir dünya düzeni oluşur.

 

Yüksek Şatodaki Adam’ın romanı ile dizi versiyonu arasında belli başlı ciddi farklılıklar var. Bunlardan bazıları kurguda ve mekânlarda gidilen önemli değişiklikler ile karakterlerde yapılan ekleme ve çıkarmalardır. Diziye eklenen en önemli başlıca karakterler John Smith, Takeshi Kido ve Martin Heusmann’dır. Romanda var olmayan bu karakterler, dizinin sürekliliğini sağlamak ve kurguya heyecan katmak için diziye eklenmişlerdir. 

Bunların en önemlisinin de şüphesiz Obergruppenführer John Smith olduğunu düşünüyorum. Romanın temel kurgusu olan Juliana Crain’ın Direniş ile olan macerasına dizide John Smith son derece başarılı bir şekilde yamalanmış görünüyor.

Şüphesiz ki Rufus Sewell’ın etkileyici oyunculuğu ile diziye resmen damgasını vuran yegâne karakter Obergruppenführer John Smith karakteridir. Romanda adı bile geçmeyen bu karakter, sanki orijinal kurgunun bir parçası gibi. 1. Sezonda Nazi SS. Birliklerinin New York’taki acımasız komutanı olarak karşımıza çıkan John Smith, dizide en çok derinliği olan karakterlerden biri.

New York’un güvenliği ile ilgili büyük bir sorumluluğa sahip olan Smith sert, kuralcı, acımasız ve aynı zamanda analitik ve güçlü sezgileri olan bir karakter. Sayısız casusla birlikte çalışıyor ve yeri geldiğinde insanlara işkence etmekten geri kalmıyor. Amerikan direniş örgütünün silahlı bir saldırısında ölümle burun buruna gelir.

 
 

2008 yılında hayata veda ettiğinde arkasında onlarca unutulmaz eser bırakan Arthur C. Clarke, kuşkusuz gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu yazarlarından biri. İleri görüşlülüğünü ve güçlü öngörü yeteneğini şiirsel anlatımıyla birleştiren yazar, bilimkurgu edebiyatına yön vermeyi ve kendinden sonra gelenlere esin kaynağı olmayı başardı. Ancak onun bu yeteneği sadece bilimkurguyu değil, bilimin kendisini de derinden etkiledi. Örneğin çoğu kimse bugün kullanmakta olduğumuz GSM ve TV uydularını onun düşlerine borçlu olduğumuzu bilmez.

 

'THE MAN IN THE HIGH CASTLE'

John Smith’in geçmişi hakkında 1.sezonda pek bir şey bilmesek de bu durum 2. Sezonda az da olsa aydınlığa çıkıyor. Bir flashback sahnesinde John Smith’i Amerikan Ordusunun üniforması içinde evinde görüyoruz. Eşi hamile olan Smith pencereye yönelir, çok uzaklardan gelen büyük bir patlama sesi duyar ve akabinde eşine sarılır. Washington’a Naziler tarafından atom bombası atılmıştır. Dizide John Smith’in geçmişi hakkında izleyicilere sunulan bilgi bundan ibaret. Bir de ofisinde Amerikan ordusu döneminde bir madalya sakladığını Takeshi Kido ile gerçekleştirdiği buluşmada öğreniyoruz. 

Kido, onu neden sakladığını sorduğunda ona, o dönem yaptığı hataları hatırlamak ve onları tekrarlamamak için cevabını verir. Kido ofisten ayrıldıktan sonra ise askerlerinden kamera kayıtlarını silmelerini emreder. Dolayısıyla John Smith’in eski bir Amerikan askeri olduğu kesin olarak biliniyor ancak Amerikan ordusu subaylığından, Nazi SS liderliğine olan geçişi nasıl ve hangi koşullarla yaptığına dair hiçbir bilgiye sahip değiliz. Smith’in geçmişi açık bırakılarak bir takım spekülasyonlara davet çıkarıyor. 

Bu spekülasyonlardan en güçlüsü John Smith’in aslında halen Amerikan yanlısı bir asker olduğunu yansıtıyor. Onun Nazi ideolojisine bağlılığının fazla olmaması, her şeyden önce kendi işini ve ailesini düşünmesi SS. liderliğini sadece kendi çıkarları için yaptığı görüşünü destekliyor.

 Obergruppenführer John Smith hem istikrarlı bir aile babası, hem de acımasız ve sadık bir SS. lideri portresi çiziyor. Evde son derece geleneksel ve ailesine düşkün iken, işinde de bir o kadar profesyonel ve acımasız olabiliyor. Bu çift karakterli insanı izlerken çoklu kişilik bozukluğuna sahip olabileceğini düşünebiliriz ama gerçekte durum böyle değil. John Smith sadık bir Nazi komutanı fakat Nazi ideolojisine yeterince bağlı değil. 2. Sezonda oğlu ile Nazi doktrinleri arasında tercih yapmak durumunda bırakıldığında oğlunu seçmek için tereddüt etmiyor. 
 
  • Oğlu Thomas’ın tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığını öğrenen Smith, Nazi doktrinlerine göre oğlunu uyutulmak üzere sağlık otoritelerine teslim etmek zorunda fakat oğlunu öldürmek yerine bu sırrı bilen tek kişi olan doktorunu öldürmeyi seçiyor. Böylece oğlu ile ne yapacağı konusunda biraz zaman kazanmış oluyor. Ne yazık ki oğlunun kendine kıyasla daha fanatik bir Nazi olmasından dolayı John, Almanya’ya gittiğinde Thomas kendini otoritelere teslim etmeye karar veriyor. Oğlunun durumundan habersiz olan John ise Berlin’de Reich’ı kurtarmayı ve büyük bir savaşı önlemeyi çalışıyor.
 

'OBERGRUPPENFÜHRER JOHN SMITH'

Ailesi için bir kahraman olan Obergruppenführer John Smith aslında bir anti-kahramandır. 

Ailesi için bir kahraman olan Obergruppenführer John Smith aslında bir anti-kahramandır. Anti-kahraman, alışılagelmiş geleneksel kahramanlık özelliklerine uymayan, radikal ve tuhaf bir kahraman modelidir. Geleneksel kahramanların salt iyi olduğu yerde anti kahraman aynı anda hem iyi hem kötü özelliklere sahiptir. İyinin ve kötünün bir karışımıdırlar. Ek olarak, yine geleneksel bir kahramanın taşımadığı pek çok özelliği ve işlevi vardır. Onlara bir bakıma kusurlu kahramanlar da denebilir.

 Kusurludurlar, çünkü asla geleneksel kahramanlar gibi mükemmel olamazlar. Bu yüzdendir ki insan doğasını daha iyi temsil ederler. Anti-kahramanlar insanın gerçek doğasına daha uygun özelliklere sahip olan gerçekçi figürlerdir. Geleneksel kahramanlar gibi siyah veya beyaz değil, grinin farklı tonlarını temsil ederler. İşte tam bu sebepten dolayıdır ki anti-kahramanlar toplumun ve kişilerin eksiklik ve hatalarını tüm çıplaklığıyla göz önüne sererler.

Obergruppenführer John Smith’in çok iyi kurgulanmış bir karakter olmasının sebeplerinden biri de anti-kahraman olarak derinliğe sahip olmasıdır. Onu tam olarak iyi veya kötü olarak tanımlayamıyoruz. Evde ailesiyle birlikteyken melek gibi olan John, üniformasını çekip sahada göreve gittiğinde insanlara işkence yapmaktan ve onları soğukkanlılıkla öldürmekten zerre kadar çekinmiyor. Merhametli aile babası bir anda zalim bir canavara dönüşüyor. 

Bu yüzden John Smith karakteri son derece gerçekçi bir karakterdir ve gerçek hayatla bire bir örtüşmektedir. Geleneksel kahramanlar kendi ego ve çıkarlarını bir yana bırakan ve halkın iyiliği için koşulsuz şartsız mücadele veren figürlerdir.

 Anti-kahramanlar ise kahramanların tam tersine her zaman kendi çıkarlarını gözetirler. Toplumun geneli onların çok da umurunda değildir. Bu bağlamda geleneksel kahramanlar gibi etik kaygılar gözetmezler. Velhasıl Obergruppenführer John Smith’in bu bağlamda 2. Sezonun son bölümünde hiç kimsenin beklemediği bir anda anti-kahramanlık’tan kahramanlığa doğru bir çıkış yaptığı söylenebilir. SS.’lerin ikinci adamı Reinhard Heydrich ona ABD’nin en çok sorun çıkaran eyaletini yerle bir etmesini söylediğinde John başını sallar fakat sonrasında yaverine emrin uygulamamasını tembih eder. John kendi insanlarının hayatını tehlikeye atmayacak kadar iyi ve düşünceli biri olduğunu böylece kanıtlar.

 
 

Fedakarlıklar

Ailesini geride bırakarak, Reich’ın ve dünyanın selametini sağlamak için Berlin’e gitiğinde ise kahramanlığı adet tavan yapar. 

Takeshi Kido’nun kendine ulaştırdığı filmlerle Berlin’e gider ve Japonların çok güçlü bir bombaya sahip olduklarını Nazi komutasına ileterek büyük bir dünya savaşının çımasını önlemiş olur. Buna ek olarak Reinhard Heydrich’in Martin Heussmann ismini hain olarak itiraf etmesinden sonra Reichsführer Heinrich Himmler’e Führer’e kimin komplo kurduğunu da bildirerek, gerçeklerin su yüzüne çıkmasını sağlar. 

İşte tam olarak bu noktada, 2. Sezonun finalinde John Smith kahramanlığın en üst seviyesine ulaşır. Himmler kendisine minnettar olur ve Volkshalle’da binlerce kişiye konuşma yaparken John Smith’i kürsüye davet eder ve böylece televizyon başında bu anı izleyen milyonlara onu büyük bir Nazi kahramanı ilan eder. 

 ABD dâhil olmak üzere dünyanın dört bir yanında adı duyulan John Smith, kahramanlığın zirvesine oturmuştur. Ancak bu kahramanlığın ve şöhretini bedelini ödeyecektir ve o an itibariyle ödemeye başlar. Ailesini korumak için cinayet dâhil her şeyi yapmaya kararlı olan John, Berlin’e giderek dünyayı büyük bir savaşın eşiğinden kurtarmış ancak ailesini boşlayarak oğlunun teslim olmasına engel olamamıştır. Smith böylece kahramanlığın bedelini oğlunun canı ile ödemiştir.

 

Tanıtım videolarında anlaşıldığı üzere dizinin 3. Sezonunda John Smith yine aktif rol alacak. 

Büyük
Nazi İmparatorluğu!

Bilim kurgu unsurlarının daha egemen olacağının işaretini aldığımız önümüzdeki sezonda belli ki heyecan doruğa çıkacak. Zaman yolcuları, paralel ve çoklu evrenler, bilimsel ilerlemeler bunlardan bazılarını oluşturuyor. Bu dizinin neresi bilim kurgu sorusunu soran izleyiciler de cevaplarını almış olacaktır. 2.sezona yönelik en büyük eleştirim, Obergruppenführer John Smith karakterinin üzerine gereğinden fazla oynanmış olmasıdır. Özellikle sezon finalindeki kahramanlık gösterisinin dizinin genel gerçekçiliği ve inandırıcılığına zarar verdiği görüşündeyim.

 Dünyanın dört bir yanına dağılmış koca Nazi İmparatorluğu’nun kalbi olan Berlin’de Hitler’e suikast düzenleniyor ve onca üst düzey komutan, asker, politikacı varken bu komployu çözmek New York’un güvenliğinden sorumlu olan bir SS. liderine düşüyor. Bu yüce SS. komutanı sanki alışılagelmiş gibi uçağa atlayıp, Berlin’e gidiyor ve aklındaki planı hiçbir engele takılmadan tıkır tıkır uyguluyor. Bu arada son derece kurnaz bir hamleyle Şansölye Heusmann’ın oğlu olan Joe Blake’i de kullanmayı ihmal etmiyor.

Bu kapsamda sezon finalinin dizinin genel inandırıcılığını baltaladığını düşünmemek elde değil. Fakat Rufus Sewell’ın oyunculuğu her şeyi telafi ediyor. Usta oyuncunun performansına gerçekten şapka çıkarmak gerekiyor. Alexa Davalos (Juliana Crain) ile birlikte Rufus Sewell’ın diziyi sırtladıkları kanaatindeyim.

 

 

 

Sonuç olarak Obergruppenführer John Smith, Yüksek Şatodaki Adam’a renk ve heyecan katmıştır. Elbette bu noktada Rufus Sewell’ın oyunculuk kabiliyetini de hesaba katmak gerekir ancak yapımcılar ona gereğinden fazla odaklanmamalı diye düşünüyorum. 

Her şeye rağmen dizi, romanın orijinal kurgusuna bağlı kalarak, çeşitli eklemeler ve zenginleştirmelerle hem diziyi uzatıyor, hem de dizinin heyecanına heyecan katıyor. Yüksek Şatodaki Adam dikkatlice izlenmesi gereken bir dizi. Eminim el altından izleyicilere aktarılan pek çok mesaj ve ima içeriyor. Bu yüzden tekrar tekrar izlenmelidir. 

Dizinin uzatılması tatmin edici. Tek umudum dizinin tutarlı ve istikrarlı bir çizgide devam etmesidir.

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share